Bir makamda, bir görevde uzun süre bulunanlar genellikle bununla övünür: “ Tüm zamanların rekoru bende, şu kadar süre hizmet ettim.” derler.
Kaldıkları süreyi hep “hizmet” süresi ile eşleştirirler. Öyle anlatırlar, öyle övünürler.
Acaba öyle midir? Belli makamları uzun süre işgal etmek hizmetten mi kaynaklıdır? Ya da sırf hizmet gözüyle mi bakılmalıdır?
Senin hizmet saydığın o yılların sonunda işgal ettiğin makamlar için hezimet yaşanmış olabilir mi? Hizmet ettiğini sanırken hezimeti miras bırakmış olabilir misin? Bunun olmaması için eleştiriye açık olman gerekmez mi? Dahası, kendini tartman gerek. Yol bitmeden kaç okkasın, kaç kıratsın; kendini bir tartıya çıkartman gerekmez mi?
Sen hizmet ettiğini sanırken ortada bir eser mutlaka vardır. Ancak bu insanların hayrına, toplumun yararına bir eser değilse bu hizmet, hizmet değildir. Kendi nefsine hizmettir. Ya da senin nefsine hoş gelen kişilere hizmettir. Bu tablodan bir eser çıkmasına çıkar da hayır etmez. Bir gün öylesine sert bir rüzgâr eser; ne sen kalırsın ne senden bir eser.
Hizmetin hezimete dönmemesi için her aşamada fazilet gerek. Fazileti umursamayanın yaptığı iş hizmet olmaz. Örneğin yol yaparsın; ince detayları düşünür, kafa yorarsın, gece gündüz demeden aylarca, yıllarca çalışırsın. Amenna! Takdir beklersin, haklısın da; marifet iltifata tabidir. Ancak fazileti unutursan, sen veya yol arkadaşların yol yaparken “yolsuzluk” yaparsanız, yoldan çok yolsuzlukla anılırsınız. Hizmet sandığın yerde rezalet öne çıkar. Hizmet senin olduğu kadar yedi sülalen için de rezalet olur. Hüsran olur. Hezimet olur.
Faziletin rafa kaldırıldığı yıllar, övünülecek hizmet yılları değil; kara kara düşünülecek vebal yılları olarak hatırlanır.
Hizmet, hezimet, rezalet ve fazilet yan yana getirilmesi zor kavramlardır. Ancak birbirlerinden de çok uzak değildirler. Hatta çoğunlukla birinin eteğinden ötekinin tuttuğu ikili kümeler gibidirler. Hangisini hangisiyle yan yana getirmek, makam erbabının tercihine kalmış bir seçimdir. Seçtiğin yolun varacağı son durak önceden bellidir.
Zamanla değil, sonunla övünmeyi düşünmek de bir tercih değil midir?