Bazı insanlar vardır…
İlk bakışta samimi, ölçülü, hatta fazlasıyla iyi niyetli görünürler. Sözleri yerli yerindedir, cümleleri dikkatle kuruludur. Dinlediğinizde “doğru şeyler söylüyor” dersiniz. Ses tonları sakindir, yüzlerinde yumuşak bir ifade vardır. Her şey olması gerektiği gibidir. Ama zaman geçtikçe bir eksiklik hissi doğar. Çünkü o sözler kulağa ulaşır ama kalbe değmez. Arada görünmeyen bir mesafe vardır. İşte o mesafenin adı çoğu zaman gizli gururdur.
Bu gurur, bildiğimiz türden bir kibir değildir. Yüksek sesle konuşmaz, kendini açıkça ilan etmez. Aksine, çoğu zaman alçak gönüllülük perdesinin arkasına saklanır. İnsanları kırmaz gibi görünür ama fark ettirmeden sınırlar çizer. Öğüt verirken ortaya çıkar, tecrübe anlatırken güç kazanır ve en çok da başkalarının hayallerine dokunduğunda kendini belli eder.
“Çok emek verip kendini yorma…” Bu cümle tanıdıktır. Hatta ilk anda koruyucu bir tavsiye gibi algılanır. Sanki hayatın sertliğinden korumak, insanı üzülmekten alıkoymak için söylenmiş gibidir. Ama dikkatle bakıldığında bu sözlerin, insanı büyüten değil; küçülten bir tarafı olduğu anlaşılır. Çünkü bu cümleler çoğu zaman bir tecrübenin aktarımı değil, bir korkunun aktarımıdır.
Hayal kurmak, insanın kendine açtığı bir ufuktur.
Emek vermek, o ufka doğru atılan adımdır. Beklenti ise insanı diri tutan, ayakta tutan içsel bir güçtür.
Bunları törpülemek; insanı korumak değil, onu eksiltmektir. Çünkü insan, sadece başına gelmeyen acılarla değil; kaçırdığı ihtimallerle de eksilir.
Asıl mesele şudur: Kendi sınırlarını aşamayanlar, çoğu zaman başkalarının sınırlarını belirlemeye çalışır. Kendi cesaretini büyütemeyenler, başkalarının cesaretini küçültmeyi tercih eder. Ve bunu yaparken de “gerçekçilik” kavramının arkasına sığınırlar. Oysa gerçekçilik; hayal kurmamak değildir. Gerçekçilik; hayalin peşinden giderken neyle karşılaşabileceğini bilmek ve buna rağmen yürümeyi göze almaktır. Çünkü hayat, sadece garanti olanın peşinden gidilerek yaşanmaz. Hatta çoğu zaman insanı büyüten şey, garanti olmayanın içindeki mücadeledir.
Dinlemek yerine konuşmak, anlamak yerine yönlendirmek tercih edilir.
Gizli gurur buna izin vermez. Bu yüzden potansiyeller törpülenir, fikirler ertelenir, cesaretler küçültülür. Ve bütün bunlar yapılırken de çoğu zaman “senin iyiliğin için” denir.
İşte en tehlikeli nokta tam da burasıdır. Çünkü insan, açık bir düşmandan çok; iyi niyet kisvesi altındaki sınırlandırmalarla kaybeder.
Bugün birçok insan, hayallerinden vazgeçmişse bunun sebebi çoğu zaman yetersizlik değildir. Aksine, sürekli düşürülen beklentiler, sürekli küçültülen hedefler ve sürekli hatırlatılan risklerdir. Bir süre sonra insan kendi kendine şunu söylemeye başlar:
“Zaten olmaz.”
“ Ben kimim ki? ”
“ Bu bana göre değil… ”
Oysa bu cümlelerin çoğu, ona ait değildir. Zamanla içine yerleşmiş, başkalarından miras kalmış düşüncelerdir.
Hayatın doğasında risk vardır.
Emek, her zaman karşılığını hemen vermez.
Beklentiler bazen hayal kırıklığına dönüşür.
Ama bütün bunlar, insanın yaşamaktan vazgeçmesi için değil; daha derin bir anlam kurması içindir. Çünkü insanı insan yapan şey sadece başarıları değil, o başarıya giderken verdiği mücadeledir.
Gerçek samimiyet; insanı olduğu yerde tutmak değil, ona yol açmaktır.
Gerçek bilgelik; sadece riskleri saymak değil, imkânları da gösterebilmektir.
Unutmamak gerekir ki;
Hayal kurmak bir zaaf değil, bir başlangıçtır.
Emek vermek bir yük değil, bir değerdir.
Beklenti ise insanın içindeki yaşam enerjisidir.
En önemlisi… Hiçbir hayat, başkasının korkularıyla çizilmiş sınırlar içinde büyümez.
İnsan, ancak kendi cesaretini büyüttüğünde gerçekten var olur.
Cümleleri şöyle bitireyim Her başarının alt yapısı bir hayaldir. Çünkü ; HER HEDEF BİR HAYAL İLE BAŞLAR.