Yazı Detayı
03 Ocak 2019 - Perşembe 00:08 Bu yazı 541 kez okundu
 
MEHMET ÂKİF ERSOY
Salih ÖZDEN
kutahyadorukgazetesi@gmail.com
 
 

Eseriyle Gömülen Adam

27 Aralık 1936.

İstanbul’da Beyazıt Camisinin önü…

 

Bir çıplak tabut ve birkaç kişi görünür. Orada bulunan Mithat Cemal Kuntay, “Bir fukara cenazesi olmalı.” diye içinden geçirirken birden Mahir Usta isimli bir lokantacı elinde bir Türk bayrağı ile cenazeye doğru koşar.

 

Yine o anda birden ortaya çıkıveren yüzlerce genç, ellerindeki büyük üniversite sancağını çıplak tabuta sararlar. Mithat Cemal ellerini yüzüne kapar; cenazeyi tanımıştır.

 

Bu cenaze, ömrünün son on bir yılını gurbet ellerde vatan hasretiyle geçiren, Mısır’da hastalandığı zaman “Korkuyorum, bu memlekette ölüm kalır diye korkuyorum.” diye sayıklayan İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy’un cenazesidir.

 

O Mehmet Âkif ki, Kahire gecelerinde yalnız kaldığı zaman Leylâ’sını arayan Mecnun gibi Allah'a şöyle yalvarmıştı:

 

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme İlahî bir avuç toprağımı

 

Allah, bu topraklar için toprağa düşenlerin destanını yazan Âkif’e bir avuç Anadolu toprağını çok görmemiştir. İşte Mehmet Âkif, “Âsım’ın nesli” dediği Türk gençliğinin elleri üzerinde İstanbul’da ebedî yolculuğundadır.

 

Al sancakla Kâbe örtüsüne sarılı tabut üniversite gençlerinin elleri üstünde muhteşem bir kalabalıkla Edirnekapı Mezarlığına kadar götürülür ve İstiklâl Marşı okunarak defnedilir.

 

“Fetih'ten beri şehrin toprağına kendi eseriyle gömülen ilk ölüdür Mehmet Âkif!"

 

Şimdi güneşler doğarken, güneşler batarken güzel ülkemizin bütün kalelerinde, kulelerinde, resmî kurumlarında, okullarında al bayraklar onun şiiriyle dalgalanmaktadır.

 

Ruhu şâd olsun.

 

Bir karakter adamı: Mehmet Âkif

 

Mehmet Âkif için çok söz söylenmiş, çok yazı yazılmıştır. İstiklâl Marşı şairi olarak, fazilet timsali bir insan olarak, milletinin dertleriyle dertlenmiş bir vatansever olarak, kısacası örnek bir insan olarak mutlaka lehinde söylenen ve yazılanlar, aleyhinde söylenen ve yazılanlardan yüz kat, bin kat daha fazladır.

 

Âkif, doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Açlığa, yokluğa, ezaya, cefaya rıza gösterdi, hiçbir zaman eğilmedi, kimseye eyvallah etmedi. Samimiyetsizlik, dalkavukluk ve korkaklık onun tanımadığı kavramlardı. Şu mısralar ona aittir:

 

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

 

Birinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Bir arkadaşı ile fasulye aşı yiyorlardı. Dâhiliye Nezâretinden (İçişleri Bakanlığından) biri çıkageldi. Yazılarında ileri gitmemesini rica etti. Mehmet Âkif çok kızdı:

 

-“Nâzırınıza (Bakanınıza) söyle, kendilerini düzeltsinler. Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam.” dedi.

 

O'nun haksızlık karşısında nasıl bir tutum sergilediğini yansıtan bir başka olay da şudur:

 

Yıl 1913.

 

Baytarlık Dairesi’nin Beyazıt’ta bulunan bakteriyoloji laboratuarının başka bir yere taşınması gerekir. Müdür Abdullah Bey ve Müdür Yardımcısı Mehmet Âkif Bey bunun için Pendik’te bir yer tespit ederler; ancak Yahudi bir tüccar bu iş için kendi arazisini devlete satmak üzere üst yönetimi ikna eder.

 

Müdür Abdullah Bey ve Müdür yardımcısı Mehmet Âkif Bey “devletin arazisi varken neden bir Yahudi’den parayla yer alıyoruz?” diyerek bu işe karşı çıkarlar.

 

Bir sabah Mehmet Âkif işe geldiğinde bu karşı duruşları yüzünden Müdür Abdullah Bey’in görevden alındığını öğrenir. Kendisine müdürlük teklif edildiyse de tarihe geçen şu dilekçeyi vererek arkasına bakmadan daireyi terk eder: 

 

Umur-ı Baytariye Müdürü Abdullah Efendi'nin yerden göğe kadar haklı olduğu Bakteriyolojihane meselesinden dolayı azli üzerine acizleri de memuriyetimden suret-i kat'iyede istifa ediyorum.

 

Yıllar önce benzer bir durumla karşı karşıya kalan Namık Kemal de zamanın hükümlerini doğru yoldan sapmış görünce memuriyetten istifa etmiş ve bu olayı Hürriyet Kasidesi'nin ilk beytinde şöyle ifade etmişti:

 

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

 

İşte doğruluk ve dürüstlüğü kendisine şiar edinmiş karakter sahibi insanlar böyle yapar; fakat nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilenler ise mevki ve makam için her türlü zillete katlanırlar.

 

Milletin dertleriyle dertlenmek

 

Edebiyatımızda hiçbir şair, Mehmet Âkif kadar vatan ve milletin dertleriyle dertlenmemiş, mukadderatıyla ilgilenmemiştir. Âkif ağlamışsa milletinin mukadderatı için ağlamıştır, sevinmişse yine milleti için sevinmiştir.

 

Şiirlerinde Balkan Harbi faciasına gözyaşı dökmüş, Birinci Cihan Savaşı felâketine kahrolmuştur. Mehmetçiğin Çanakkale’de akıllara durgunluk veren büyük mücadelesini destanlaştırmıştır.

 

Millî Mücadele başladığı zaman İstanbul’dan Ankara’ya giden yollarda köy köy, kasaba kasaba halka iman telkin eden, camilerde halkı millî mücadeleye çağıran odur.

 

Memleketin içinde bulunduğu durum karşısında şöyle feryat etmişti:

 

Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazânında bu cennet yurdu

Gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum

Yâ Râb beni evvel getireydin ne olurdu

 

Çok vefakârdı

 

Âkif'e göre vefasızlık en büyük nâmertliktir.

 

Baytar Mektebi'nde öğrenciyken birlikte okudukları ve çok sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Bey ile sözleşirler. Hayatta kalan, daha önce ölenin ailesine ve çocuklarına bakacaktır.  Hasan Tahsin Bey, Edirne Baytar Müfettişi bulunduğu sırada 1910 yılında vefat edince, Mehmet Âkif sözünde durarak, merhumun üç çocuğunun bakımını üzerine alır.

 

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır

 

diyen Âkif’e de bu yakışırdı.

 

Hayatta maddî menfaatlerden başka bir şeyi düşünmeyenler bu ruh yüceliğini anlayamazlar.

 

Gurbet Yılları

 

Mehmet Âkif gibi şahsiyetler, yalnız içinde yaşadıkları devir ve ortamın temsilcisi olmayıp geçmiş ile gelecek arasında sağlam köprüler kuran önemli şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetler milletlerin gurur kaynağıdır. İngiltere’de Şekspir, Fransa’da Victor Hugo, İran’da Sâdi, Pakistan’da İkbal ne ise Türkiye’de de Âkif odur; ancak, kendini milletine adayan;

 

Cânı, cânanı, bütün varımı alsın da Hudâ

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ

 

diyen vatan sevdalısı Mehmet Âkif ömrünün son yıllarını Mısır’da geçirmek zorunda kalmıştır.

 

Bu, bir çeşit “gönüllü sürgün” hayatıdır.

 

Şimdi de onun Mısır’a gidiş nedenlerinden ve Mısır’da geçirdiği on bir yıllık hayatından söz edelim:

 

Şahsına Karşı Yapılan Saldırılar ve Hedef Haline Getirilmesi

 

Millî Mücadeleden ve Cumhuriyetin ilanından sonra bazı çevreler Mehmet Âkif’i inancından dolayı hedef haline getirmişlerdi. Gazetelerde “Sen git de kumda oyna!”, “Bir çöl bedevîsinin peşinden giden adam!” gibi îmalı yazılar yazılıyordu.

 

Kendini bilmez insanlar, İstiklâl Marşı’nın şairine hakaret ediyor ve onu çok sevdiği vatanından âdeta kovuyordu. Şukufe Nihal, Agah Sırrı Levend ve Hasan Âli Yücel gibi kişiler “ülkenin Âkif’e ihtiyacı yoktur.” türünden ileri geri konuşuyorlardı. Hattâ peşine adam takılarak takip ettirilmektedir.

 

Âkif, onurlu ve gururlu bir adamdı. Bütün bu saldırılardan ve hakaretlerden büyük üzüntü duyuyordu. Vatanı için bir an bile tereddüt etmeden canını verecek adam, ülkesinde takip edilmesi gereken tehlikeli bir adam gibi görülmeye başlanmıştı.

 

Ali Şükrü Bey’in Öldürülmesi ve Birinci Meclisin Feshedilmesi

 

Mehmet Âkif, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i çok severdi, ona “can dostum” derdi. Ali Şükrü Bey, meclisteki muhaliflerin başında geliyordu. Başta Lozan görüşmeleri olmak üzere pek çok konuda görüşlerini çekinmeden söyleyen mert bir kişiliğe sahipti.

 

Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 tarihinde Muhafız alayı kumandanı Topal Osman ve adamları tarafından Ankara’daki Samanpazarı semtinde bir eve yemeğe davet edilir. Burada boğularak öldürülür ve Çankaya sırtlarındaki Mühle köyüne gizlice gömülür.

 

Ali Şükrü Bey’in iki gündür meclis çalışmalarına katılmadığını gören arkadaşları onu aramaya çıkarlar. Bir çobanın ihbarı üzerine Ali Şükrü Bey’in Mühle köyündeki cesedi bulunur. Yumruk gibi sıkılmış avucunda Topal Osman’ın evindeki bir hasırın parçası vardır.

 

Kısa bir soruşturma neticesinde olay ortaya çıkar. Topal Osman ve adamlarının yakalanması istenir; ancak Topal Osman teslim olmaz ve güvenlik güçleri ile giriştiği çatışmada öldürülür.

 

İşte Âkif’in “can dostum” dediği Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi ve ardından Âkif’in de içinde bulunduğu, Millî Mücadeleyi yöneten, Cumhuriyeti kuran birinci meclisin vatansever mebuslarının ani bir seçimle tasfiye edilmesi de Âkif’in Mısır’a gidişini hazırlayan nedenlerdendir.

 

Sebilürreşad’ın Kapatılması ve Eşref Edip’in Yargılanması

 

Sebilürreşad, Mehmet Âkif ve Eşref Edip’in 1908’de İkinci meşrutiyet’in ilanıyla birlikte çıkarmaya başladıkları Sırat-ı Müstakîm isimli derginin devamı olan bir yayın organıdır. Millî Mücadele yıllarında dergi İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış ve çok büyük hizmetler yapmıştı.

 

Mehmet Âkif’in pek çok şiiri ve İstiklal Marşı ilk önce bu dergide yayınlanmış, derginin bazı sayıları cephelerde askerlere moral olması için ücretsiz olarak dağıtılmıştı. Şubat 1925’te başlayan Şeyh Said isyanından sonra dergi kapatılır ve Eşref Edip İstiklal Mahkemelerinde yargılanır.

 

Âkif’in kader birliği yaptığı, en sıkıntılı günlerde yanında olan kadîm dostu Eşref Edip’in vatan haini gibi yargılanması ve derginin kapatılması onu yaralayan önemli olaylardan biridir.

 

Çanakkale Destanını Yazan Şair Türk Değildir

 

Âkif’in yakın dostu, Balıkesir milletvekili Hasan Basri Çantay anlatır: Çanakkale zaferinin yıl dönümüdür, bir tören yapılacak ve şehitler anılacaktır. Dönemin meşhur şairlerinden birisi kürsüye geliyor ve Âkif’in baba tarafından Arnavut olduğunu îma ederek:

 

-“Maalesef, Çanakkale şehitleri için Türk şairleri tarafından şehitlerimizin şanına layık, güzel bir şiir yazılamadı. Çaresiz, Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız.” der ve Âkif’in Çanakkale Şehitleri için yazdığı o muhteşem şiiri okur.

 

Mehmet Âkif bu hadiseyi duyduğunda çok üzülür; koca adam çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Onu Çanakkale şehitlerinden ayırmak, “sen Türk değilsin!” demek, tahkir etmek onu en hassas yerinden vurmaktır.

 

Osman Yüksel Serdengeçti şöyle der:

 

-“Âkif Türk değil ha! Âkif Türk değilse hiçbirimiz Türk değiliz. Hangi birimiz Türk milleti için onun yaptığını yaptı? Hangi birimiz Türk milleti için onun kadar çalıştı?

 

Abbas Halim Paşa’nın Daveti ve Mısır’da Geçen Hüzünlü Yıllar

 

Abbas Halim Paşa, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunlarındandır. Bir süre İstanbul’da sürgün hayatı yaşar. İstanbul’da bulunduğu yıllarda Mehmet Âkif’le dost olur ve bu dostlukları ömür boyu sürer. Hattâ Mehmet Âkif, Abbas Halim Paşa’nın çocuklarına hocalık yapar.

 

Abbas Halim Paşa Mısır’a döndükten sonra Kahire’deki üniversitelerde ders vermesi için Mehmet Âkif’i ısrarla Mısır’a davet eder.

 

Yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı oldukça huzursuz olan Âkif bu daveti kabul ederek çok sevdiği, “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ” dediği vatanından ayrılarak Mısır’a gider.

 

Âkif, yaklaşık on bir yıl Mısır’da çok sıkıntılı bir hayat yaşar. Vatan hasretini, Kahire’deki Hacı Bekir’in acentasında Türk öğrencilerle Türkçe konuşarak, memleketi yâd ederek dindirir.

 

Bu arada yakalandığı siroz hastalığına 1936 yılının sonuna doğru iyice artar. “Ölürsem de memleketimde öleceğim.” diyerek hasta hasta yurda döner.

 

Ve 20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinin Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelen Fatih medresesi müderrislerinden Mehmed Tahir Efendi ile Buharalı Emine Şerife Hanım’ın oğlu Mehmet Âkif Ersoy 27 Aralık 1936 Pazar günü vefat eder.

 

* * *

 

Mehmet Âkif’in Kur’ân-ı Kerîm Meâli Yazması

 

1925 yılının Şubat ayında TBMM’de İslâm’ın temel kaynaklarının Türkçeye kazandırılması konusunda çalışmalar başlatılır. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Hey’et-i Müşâvere azası Ahmed Hamdi Akseki’nin ısrarlarıyla Mehmet Âkif’e TBMM tarafından Kur’an meâli yazma görevi verilir. Yapılan anlaşma gereğince Elmalılı Hamdi Yazır tefsir yazacak, Âkif’in hazırlayacağı meâl ile birlikte basılacaktır.

 

Âkif, Kur’an’ın başka bir dile çevrilmesinin mümkün olmadığını, murad-ı İlâhîyi yakalamanın zor olduğunu söyleyerek bu ağır görevi kabul etmek istemez. Uzun ikna çalışmalarından sonra Elmalılı Hamdi Yazır’ın “tercümedeğil,meâl” yaklaşımı ile Âkif projeyi kabul eder.

 

Âkif, 1926 yılında hazırlamaya başladığı meâli, üç yıl müsvedde, dört yıl temize çekip düzeltmeler yaparak yedi yılda tamamlar. Dostlarının gözünde tamam olan meâl, Âkif nazarında bir türlü son şeklini alamaz.

 

Âkif, 1936 yılında ağır hasta olarak Türkiye’ye dönerken hazırladığı meal’i dostu Yozgatlı müderris Mehmed İhsan Efendi’ye bırakarak “Dönebilirsem, üzerinde yeniden çalışır, yayınlarız; dönemezsem, yakarsın” vasiyeti ile teslim eder. Âkif Mısır'a bir daha dönemez; ancak Mehmed İhsan Efendi, Âkif’in üzerinde yedi yıl çalıştığı bu eseri yakmaya kıyamaz.

 

Aradan yıllar geçer, elden ele geçen ve saklanan bu kutsal emanet, nihayet 2012 yılı Eylül ayında ortaya çıkar. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Recep Şentürk, Mehmet Âkif’in çalışması olduğu belirtilen Kur’ân-ı Kerîm meâlinin yaklaşık üçte birlik bölümünü yayımlar.

 

Türk Şiirinin Doruk Noktası Mehmet Âkif

 

Şüphesiz Âkif Türk şiirinin doruk noktalarından biridir. Yaşadığı devir milletimizin herc ü merclerle çalkalandığı bir devirdir. Felâketler felâketleri kovalamış, acı olaylar birbirini izlemiştir. Böyle bir ortamda Âkif milletinin sesi olmuştur.

 

Balkan Savaşı sonunda çiğnenen vatan toprakları karşısında şöyle haykırır:

 

Gitme ey yolcu! Beraber oturup ağlaşalım

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım

Âh! Karşımda vatan yerine bir kabristan

Yatıyor şimdi; nasıl yerlere geçmez insan?

 

Anadolu işgal altındadır.

 

8 Temmuz 1920 günü Venizelos’un oğlu Sofokles’in başında bulunduğu Yunan ordusu Bursa’yı işgal eder. Yunan komutan Osman Gazi’nin türbesinde içki âlemi yapar, Osman Gazi’nin sandukasını tekmeler ve çeşitli hakaretler ederek bir de fotoğraf çektirir.

 

Âkif, Bursa’nın işgali üzerine Bülbül şiirini yazar.

 

Tesellîden nasîbim yok hazân ağlar bahârımda

Bugün hânümansız bir serserîyim öz diyârımda

Ne hüsrandır ki Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı

Serâpa Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı

 

diyerek kahrolur.

 

Mehmet Âkif realist bir şairdir. Yoksul insanlar, kimsesiz çocuklar, kocaları tarafından sokağa atılmış kadınlar, bakıma muhtaç yaşlılar onu yakından ilgilendirmiştir. Kenar mahallelerin çamur deryası sokakları, insanların bedenini ve ruhunu çökerten kahvehaneler, meyhaneler onun yüreğini sızlatmıştır.

 

Mehmet Âkif, halkına romantik köşklerden bakmamış, okula gidemeyen yoksul çocukların hamal küfesine ayağı takılmış, yatağından kalkamayan hasta Seyfi Baba ile aynı odada yatmış, kocasını meyhanede arayan çaresiz kadınların acısını paylaşmış ve edebiyatımızın en gerçekçi şiirlerini yazmıştır.

 

Âkif’in Çanakkale’de düşmana geçit vermeyen Mehmetçikler için yazdığı destanî şiir ise Türk edebiyatının şaheserlerinden biridir.

 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor

Bir hilâl uğruna yâ Rab ne güneşler batıyor

 

Yedi düvele karşı savaşan Çanakkale şehitleri, onun mısralarında, bir hilâl uğruna batan güneşler, bu topraklar için toprağa düşmüş, ecdat ruhlarının gökten inerek alınlarından öpeceği askerlerdir.

 

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın

 

Onlar, Bedr’in arslanları gibi şanlı, tarihe bile sığmayacak, ancak sonsuzlukların içine alabileceği, namusunu çiğnetmeyen ve çiğnetmeyecek olan, Hazreti Peygamberin kucağını açmış beklediği Âsım’ın neslidir.

 

Âsım, Âkif’in hayatı boyunca hayal ettiği, özlemini çektiği ideal gençliğin sembolüdür. Bu gençliğin özellikleri, imanlı, çalışkan, dürüst, vatansever, faziletli ve uyanık olmaktır. Ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracak, milletimizi nurlu ufuklara taşıyacak olan işte bu Âsım’ın neslidir.

 

Âkif’in “O, benim değil milletimindir.” dediği ve “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!” diye dua ettiği millî marşımızı başka bir yazının konusu yapmak üzere onun bir dörtlüğüyle yazımızı bitirelim:

 

Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,

Ey yolcu, şu toprak için can veren erler

Hakk'ın bu veli kulları taş türbeye girmez

Gufrâna bürünmüş, yalnız Fâtiha bekler.

 
Etiketler: MEHMET, ÂKİF, ERSOY,
Yorumlar
Haber Yazılımı